İŞGALCİ İSRAİL’İN FİLİSTİN’DE İHLAL ETTİĞİ ÇOCUK HAKLARI-İŞLEDİĞİ SUÇLAR

İŞGALCİ İSRAİL’İN FİLİSTİN’DE İHLAL ETTİĞİ ÇOCUK HAKLARI-İŞLEDİĞİ SUÇLAR

A- Genel Çerçeve

İsrail Devleti, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 22 Kasım 1967 tarih ve 242 sayılı kararına göre Filistin topraklarında İŞGALCİ konumundadır. Filistin toplumunun hakları ve toprakları gasp edilerek hukuksuz bir şekilde kurulmuş, kurulduğu andan bugüne kadar da hakları ihlal ederek toprakları gasp etmeye devam etmiştir.  

7 Ekim 2023 tarihinde Filistinli direniş gruplarından İzzeddin El Kassam Tugayları, adeta açık hava hapishanesine çevrilmiş son kalan toprakları (Gazze) üzerindeki insanlık dışı ablukayı sonlandırmak ve işgalciyi geri çekilmeye zorlamak maksadıyla “Aksa Tufanı” adını verdikleri bir operasyon başlatmıştır. Bu operasyondan sonra ortaya çıkan gelişmeler ve uygulanan vahşet, Filistin tarihinin hiçbir dönemiyle karşılaştırılamaz. Hukuksuzluk ve zulüm adeta zirve yapmıştır.  

Direniş gruplarının operasyonu karşısında çaresiz kalan İsrail, intikam hisleriyle Gazze’de açık hava hapishanesinde yaşayan sivillere yönelmiş ve bir cinnet hali içerisinde vahşet kusmaya başlamıştır. İşgalci İsrail bu Raporun sona erdirildiği tarih olan 2024 yılı Temmuz ayında hala uluslararası hukuk ve insan hakları adına ne kadar değer varsa hepsini ayaklar altına almakta, gözü dönmüş bir şekilde saldırmakta, çaresiz çocukların, kadınların ve sivillerin üzerine ölüm olup yağmaktadır. Mülteci kamplarını, hastaneleri, okulları, mabetleri, binaları; her yeri bombalamakta ve yerle bir etmektedir. Yerle bir olan her binanın altında onlarca bazen yüzlerce savunmasız sivil bir anda can vermektedir. Parçalanmış veya yanmış cesetler, bebek ölüleri, çaresiz bir şekilde kaybettiklerinin peşinden ağlayan insanlar, enerji olmadığı için çalışamayan hastanelerde tedavi edilemeyen yeni doğmuş bebekler, korkudan tiril tiril titreyen çocuk görüntüleri İsrail vahşetinin engellenemeyen kesitleri olarak vicdanların harekete geçmesini beklemektedir. 

İşgalci İsrail Filistin halkına yönelik yıllardır ötekileştirme ve sistematik bir soykırım ve yok etme politikası izlemektedir. İsrail kurulduğundan beri devam eden bir gasp ve hukuksuzluk süreci neticesinde Filistin toprakları ve özellikle Gazze adeta bir açık cezaevi konumuna gelmiştir.  

İşgalci İsrail, 75 yıldır gerçekleştirdiği işgal ve katliamlar ile barış çabalarını durmadan sabote etmekte, ABD’nin koruması altında sınırsız bir şiddet uygulamakta ve asla kural tanımamakta, adeta dünyaya kuralsızlığı ve şiddeti dayatmaktadır.

İşgalci İsrail in saldırıları ile “Yeryüzündeki Cehennem” olarak adlandırılan Gazze şeridinde, tüm siviller, özellikle kadınlar ve çocuklar için güvenilir bir yer kalmamıştır.

İsrail, çocuklar başta olmak üzere ihlal ettiği bütün hak ve özgürlükleri, işlediği soykırım suçunu bir devlet politikası haline getirmiştir. Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi, Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi, Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme, BM Çocuk Hakları Sözleşmesi gibi insan haklarını esas alan birçok uluslararası sözleşmenin tarafı olmasına rağmen hiçbirinin hükümlerine uymamakta, hak ihlalleri, savaş suçu, insanlığa karşı suçlar ve soykırım suçu işlemeye devam etmektedir. Bu sözleşmelerin izleme organları ve Uluslararası Adalet Divanı, İsrail’in söz konusu anlaşmaların hükümlerine uymadığını teyit eden tespitler ve kararlar ortaya koymuşlardır. 

Ortadoğu’da kalıcı barışın önündeki en büyük engel durumunda olan İsrail, yıllardır işgal altında tuttuğu Filistin topraklarında korumasız Filistinlilerin insani haklarını pervasızca hiçe saymakta bunu yaparken uluslararası toplumun tepkisinden de çekinmemektedir. 

İşgalci İsrail, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni 1991 yılında imzalamış ve Sözleşme hükümlerini iç hukuk normlarına yansıtacağı hususunda söz vermiştir. Ayrıca periyodik olarak çocuk hakları konusunda Komiteye rapor sunmayı da taahhüt etmiştir.

Bir devlet, Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni onayladığında, uluslararası hukuk çerçevesinde, bunu uygulama yükümlülüğü altına girmiş olmaktadır. Uygulama, taraf devletlerin, sözleşmede çocuklara tanınan bütün hakların kendi egemenlik alanlarında yaşama geçirilmesini sağlayacak önlemleri aldıkları süreçtir. Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 4. maddesi taraf devletlerden, sözleşmede yer alan hakların hayata geçirilmesi için ‘gerekli bütün yasal, idari ve diğer önlemleri’ almalarını talep etmektedir. Sözleşmeye göre uygulamada esas yükümlülük devlete ait olmakla beraber, çocuk haklarının hayata geçirilmesinde, toplumun tüm kesimlerinin ve çocukların katılımının sağlanması da gereklidir. 

Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 3.,19., 34., 35. ve 36. maddeleri ile BM Engelli Hakları Sözleşmesi’nin 16. maddesi, çocukların şiddet, suistimal, ihmal ya da her türlü cinsel sömürüye karşı korunmalarını güvence altına alıp devletlerin her türlü istismar ve kötü muameleye karşı çocukların korunması için yasal, idari, toplumsal ve eğitsel bütün önlemleri alması gerektiğini hükme bağlar.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi, 25 Mart 2022 tarihinde, BM İnsan Hakları Filistin Özel Raportörü Michael Lynk ile 1967’den beri işgal edilen Filistin topraklarındaki insan haklarının son durumu hakkında bir toplantı gerçekleştirmiştir. Konsey’in 49. oturumunda yapılan toplantıda Lynk, “Uluslararası camianın gözünün önünde İsrail, apartheid uygulamasının bittiği dünyada Filistin’e yönelik ırk ayrımcılığı politikasını dayatmayı sürdürmektedir.” ifadesini kullanmıştır.

Uluslararası Af Örgütü, 2022 yılı Şubat ayında yayınladığı ‘İsrail’in Apartheid Rejimi: Filistinlilere Yönelik Irksal Ayrımcılık ve İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlar’ başlıklı Raporunda, İsrail tarafından İşgal Altındaki Filistin Topraklarında sürdürülen yasaklanmış eylem örneklerinin Filistin halkına yönelik sistematik ve yaygın saldırıların bir parçası olduğu ve bu saldırı bağlamında gerçekleştirilmiş insanlık dışı ya da zalimane eylemlerin bu sistemi sürdürmek amacıyla işlenmiş olduğu, hem Apartheid Suçunun Engellenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme hem de Roma Statüsü’ne göre insanlığa karşı işlenen “apartheid suçu” kapsamına girdiği sonucuna varmıştır: 

“İsrail, 1948’de kurulduğundan bu yana Yahudilerden oluşan bir demografik çoğunluk sağlama ve bunu sürdürme politikasının yanı sıra toprakların ve kaynakların kontrolünü Yahudi İsraillilerin yararına en üst düzeye çıkarma politikası izliyor. Bununla birlikte, Filistinlilerin haklarını kısıtlıyor ve Filistinli mültecilerin evlerine dönmesini engelliyor. 1967’de, İsrail, bu politikayı Batı Şeria ve Gazze’yi de kapsayacak şekilde genişletti. 

İsrail, arazi ve mülklere el koyma, ekonomik ve sosyal haklardan yoksun bırakma gibi insan hakları ihlalleri ile bölgesel parçalama ve ayrıştırmayı gerçekleştirerek Filistinliler üzerinde bir baskı ve tahakküm sistemi kurmuştur. İsrail, bu sistemi sürdürmek amacıyla, Filistinlilere karşı zorla tahliye, idari gözaltı ve işkence, hukuka aykırı öldürme, temel hak ve özgürlüklerin engellenmesi dahil olmak üzere insanlığa karşı işlenen apartheid suçu teşkil eden hukuka aykırı eylemler gerçekleştirmiştir.”  

Yine Uluslararası Af Örgütü’nün İsrail’in apartheid suçunu işlemiş olduğu yönündeki tespiti dahilinde Roma Statüsü 7/2-h maddesinde ırk ayrımcılığı, insanlığa karşı suçlardan sayılmıştır.

Birleşmiş Milletler  Filistin Özel Raportörü Francesca Albanese’in, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarını ele alan “Bir Soykırımın Anatomisi” başlıklı raporu, BM İnsan Hakları Konseyinin 55. Oturumu kapsamında 26 Mart 2024 tarihinde yayımlanmıştır.

İsrail’in, 7 Ekim 2023’ten bu yana devam eden saldırılarla Gazze’yi yerle bir ettiği belirtilen Raporda, “13 binden fazlası çocuk olmak üzere 30 binin üstünde Filistinli öldürüldü.” ifadesi yer almıştır.  Raporda, 71 binden fazla kişinin yaralandığı ve çoğunun sakat kaldığı kaydedilmiştir.

Gazze’deki yerleşim alanlarının yüzde 70’inin yok edildiği ve nüfusun yüzde 80’nin zorla yerinden edildiği vurgulanan Raporda, birçok cesedin enkaz altında kaldığı bildirilmiştir. 

“Binlerce kişi gözaltına alındı, sistematik olarak insanlık dışı ve aşağılayıcı muameleye maruz bırakıldı.” ifadesinin kullanıldığı Raporda, Filistinlilerin yaşadığı bu öngörülemeyen travmanın nesiller boyu devam edeceğinin altı çizilmiştir. 

Açlıktan ölen Filistinlilerin sayısının arttığı, İsrail’in, 6 aydan kısa bir süre içinde Gazze’yi yerle bir ettiği, İsrail’in neredeyse tüm sivil altyapıyı, tarım arazilerini, evleri, sağlık tesislerini, telekomünikasyon alt yapısını, üniversiteleri, eğitim tesislerini, camileri ve kiliseleri ve sayısız kültürel alanı yok ettiği veya ciddi şekilde zarar verdiği raporda yer almıştır.  

Albanese, İsrail askerlerinin Filistinli aileleri, anneleri ve çocukları öldürdükleri, ayrıca evleri, camileri ve okulları bombaladıklarıyla övünen görüntüleri de internet ortamında yayımladığını belirtmiştir. 

Spesifik olarak İsrail’in üç soykırım eylemi gerçekleştirdiğini belirten Albanese, bunların “grup üyelerine ciddi bedensel veya zihinsel zarar vermek”, “grubun tamamen veya kısmen fiziksel olarak yok edilmesine yol açacağı hesaplanarak yaşam koşullarını kasıtlı olarak bozmak” ve “grup içinde doğumları önlemeye yönelik tedbirleri uygulamak” olduğuna vurgu yapmıştır. 

Albanese, Uluslararası Adalet Divanı’nın 26 Ocak 2023 tarihinde Gazze’de soykırım riski konusunda makul kanıtlar bulduğunu hatırlatarak, “Ülkelerin harekete geçme zamanı o zamandı ve henüz harekete geçmedikleri için o zaman şimdi.” diyerek en kısa zamanda harekete geçilmesi çağrısında bulunmuştur.

Raporunda ülkelere Gazze’de yaşananlara kayıtsız kalmamaları çağrısında bulunan Albanese, BM üyesi ülkelere, İsrail’e silah ambargosu ve yaptırım uygulamaları yönündeki yükümlülüklerini hatırlatmıştır. 

Filistin topraklarında işlenen suçlarla ilgili İsrailli yetkililerin yargılanması için Filistin Devleti önce Mahkemenin yetkisini tanımış daha sonra Roma Statüsü’ne taraf olmuştur. Her ne kadar İsrail, Roma Statüsü’ne taraf olmasa ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yetkisini tanımasa da İsrail’in zalimane uygulamaları bölgedeki tüm barış ve güvenlik düzenini temelden bozucu nitelikte olduğundan, Filistin’in “işgal altındaki topraklarında”, devam eden insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları kapsamında Uluslararası Ceza Mahkemesi yetkili olduğunu kabul etmiştir. 

Barış ve güvenliğin temini ve istikrarı bakımından görevli olan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyince de bu durum ele alınmalı ve işlenen ağır suçların Mahkemeye sevki temin edilmelidir. Zira Rapor, işlenen ağır suçların tesadüfi ya da istisnai değil, son derece sistemli, zalimane biçimde uluslararası toplumu bir bütün olarak yakından ilgilendiren ciddi suçlar olduğunu teyit eder niteliktedir. Bu suçlardan sorumlu üst düzey yetkililerin cezasızlığı uluslararası toplum vicdanını yaralayacaktır. Özellikle çocuklara yönelik işlenen ağır suçlar şimdiki ve gelecek nesillerin iyiliği bakımından dikkatle soruşturulmalı ve ciddi yaptırımlar uygulanmalıdır.

İsrail’in işgal politikası, Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü’nün 8. maddesine göre bir savaş suçudur. Roma Statüsü 8. maddeye göre, kasten öldürme, biyolojik deneyler dâhil işkence veya insanlık dışı muamele, insan vücuduna veya sağlığına kasten büyük ıstırap verme veya ciddi yaralamaya sebep olma, askeri gereklilik olmadan, yasadışı ve keyfi olarak malların yaygın yok edilmesi veya sahiplenilmesi, hukuka aykırı sürgün, nakletme ya da hapsetme, çarpışmalarda doğrudan yer almayan sivil bireylere ya da sivil nüfusa karşı kasten saldırı yöneltilmesi, yaşam hakkına ve kişiye karşı şiddet, özellikle her türlü öldürme, sakat bırakma, zalimane muamele ve işkence, insan onuruna hakaret eder nitelikte, özellikle aşağılayıcı ve küçük düşürücü davranışlar, askeri amaçlı olmaması koşuluyla din, eğitim, sanat, bilim veya yardım amaçlarıyla kullanılan binalara, tarihi eserlere, hastanelere ve hasta ve yaralıların toplandığı yerlere kasten saldırı düzenlenmesi, kanuna dayalı ve gerekliliği genel kabul görmüş yargısal garantileri haiz bir Mahkeme kararı olmadan cezalandırma ve infaz, savaş suçu sayılmaktadır. İsrail bu eylemlerin her birini Filistinli çocuklar üzerinde uygulayarak savaş suçu işlemektedir.

Filistin topraklarını işgal, 1949 tarihli Dördüncü Cenevre Sözleşmesi ve 1907 Lahey Antlaşması hükümlerine de aykırıdır.

Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 2. maddesi, kitlesel soykırımı, “herhangi bir etnik veya dini grubun, toplu veya kısmi yok edilmesi amacıyla aşağıdaki eylemlerden herhangi birinin işlenmesi” şeklinde tanımlamıştır. Bu tanım, şu hususları kapsamaktadır: 

  1. Bu grubun üyelerinin öldürülmesi, 
  2. Grubun üyelerine ciddi bedensel veya zihinsel zarar verilmesi, 
  3. Kasıtlı olarak kısmen veya tamamen yok etmek maksadıyla bir grubun hayat şartlarına zarar verilmesi, 
  4. Bir grup çocuklarının diğer bir gruba zorla nakledilmesi.

Tanım incelendiğinde, İsrail’in Filistinli çocuklara karşı yaptığı birçok ihlalin ve eylemin soykırım suçunu oluşturduğu görülecektir.

Savaş zamanlarında kadın, çocuk ve sivillerin haklarının korunmasına ilişkin uluslararası sözleşmeler bulunmaktadır. Bunların en önemlileri Savaş Zamanında Sivil Kişilerin Korunmasına İlişkin Dördüncü Cenevre Sözleşmesi ile Kadın ve Çocukların Acil Durumlarda ve Silahlı Çatışmalarda Korunmasına İlişkin Bildirgedir.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 14 Aralık 1974 tarihinde kabul edilen Bildirgenin ilk maddesi açık ve net bir şekilde sivillere özellikle kadın ve çocuklara saldırıyı yasaklamaktadır. 3. madde, bütün devletlerin Cenevre Sözleşmelerinin yanı sıra kadınların ve çocukların korunmalarına ilişkin önemli güvenceler sunan, silahlı çatışma hallerinde insan haklarına saygı ile ilgili diğer uluslararası hukuk belgelerindeki yükümlülüklerine tam olarak uyacaklarına ilişkindir. 4. maddesine göre “ilgili devletler, kadınları ve çocukları savaşın dehşetinden korumak için her türlü çabayı göstermelidir.” 5. maddesinde “kadınlara ve çocuklara karşı işlenen her türlü baskıcı, zalimane ve insanlık dışı fiiller suç kabul edilir.” hükmü bulunmaktadır.

Savaş Anında Sivil Kişilerin Korunmasına İlişkin Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin 24. maddesinde: “İhtilâfa dâhil taraflar, harp yüzünden öksüz kalan veya ailelerinden ayrı düşen on beş yaşından küçük çocukların başıboş bırakılmaması ve her türlü koşulda bakımlarının, talim ve terbiyelerinin ve kendi dinlerinde ibadette bulunmalarının kolaylaştırılması için gerekli tedbirleri alacaklardır. Bunların talim ve terbiyeleri, mümkün olursa, aynı kültürel ananelere sahip şahıslara tevdi olunacaktır.” hükmü vardır.

Aynı sözleşmenin 50. maddesi, “İşgalci devlet, çocukların bakımına ve talim ve terbiyesine tahsis olunan müesseselerin iyi işlemesini millî ve mahallî makamların muavenetiyle kolaylaştıracaktır. Şayet mahallî müesseseler vazifelerini göremiyorlar ise, işgalci devlet öksüz veya harp dolayısıyla ebeveynlerinden ayrı düşen çocukların, onlara bakacak yakın bir akraba veya dost bulunmazsa, talim terbiyelerini temin etmek için lüzumlu tedbirleri alacaktır” şeklindedir.

Yine 94. maddeye göre, “Zilyet devlet (tutuklama gücü), iştirak edip etmemekte kendilerini serbest bırakmakla beraber tutukluların zihinsel, eğitici, eğlence ve spor faaliyetlerini teşvik etmelidir. Bunların ifasını temin etmek için mümkün olan her tedbiri alacak ve bilhassa uygun mahaller tahsis edecektir. Tutukluların tahsillerine devam etmelerine ve yeni tahsillere koyulmalarına imkân vermek üzere kendilerine mümkün olan her türlü kolaylık gösterilecektir. Çocukların ve gençlerin talim ve terbiyeleri temin olunacaktır.”

Birleşmiş Milletler Uluslararası Adalet Divanı, 9 Temmuz 2004 tarihli “İşgal Altındaki Filistin Topraklarında Duvar İnşasının Hukuki Sonuçları Konusundaki Danışma Görüşü”nde İsrail tarafından ihlal edilen uluslararası hukuk kurallarını tespit etmiştir: 

Divan, üye devletlerin uluslararası ilişkilerinde kuvvet kullanımını yasaklayan, BM Antlaşması’nın 2/4. maddesi ve “kuvvet kullanımı veya kullanma tehdidinden doğan hiçbir toprak kazanımının meşru kabul edilmeyeceğini” vurgulayan 2625 sayılı Genel Kurul Kararı’nın konuyla ilgili olduğunu belirtmiştir. Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi ve Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 1. maddelerinde ifade edilen “Kendi Kaderini Tayin Hakkı” da bu kapsamda kabul edilmiştir.

Divan, Ayrım (Utanç) Duvarı’nın ve ona bağlı olan sistemin İsrail vatandaşları hariç işgal altındaki Filistinlilerin Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 12. maddesinin 1. fıkrası uyarınca güvence altına alınmış dolaşma özgürlüğünü kısıtladığını, özel hayat, aile hayatı ve haberleşmenin mahremiyetiyle ilgili 17/1 ve seyahat ve ikamet özgürlüğüyle ilgili 12/1. maddelerini ihlal ettiğini vurgulamıştır. 

Divan ayrıca Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin, Çalışma Hakkı (m.6, 7), Ailenin, Çocukların ve Gençlerin Korunması ve Desteklenmesi (m.10), Açlıktan Korunma ve Yeterli Yiyecek, Giyecek, Barınma ve Hayat Standardı Hakkı (m.11), Sağlık ve Eğitim Hakları (m.12, 13, 14) na ilişkin hükümleri, BM Çocuk Hakları Sözleşmesinin 16, 24, 27 ve 28. madde hükümlerinin konuyla ilgili olduğunu ve ihlal edildiğini tespit etmiştir.

B- Hak İhlalleri

Uluslararası barış ve güvenliği tehdit eden İsrail, farklı ihlal ve ayrımcılık uygulamaları ve işlediği suçlar ile Filistin halkının başta hayat hakkı olmak üzere en temel haklarını ellerinden almakta, onları göçe zorlamaktadır.  Filistinlilerin vatanlarını Yahudileştirme ve bölgede tam bir hâkimiyet sağlama düşüncesiyle kendisini engelleyecek hiçbir uluslararası kuralı ve kararı tanımamaktadır. 

Filistinlilerin yarısından fazlasını genç nüfus oluşturmaktadır. Bu nedenle İsrail, 7 Ekim 2023 tarihinden sonra şiddetini artırarak bebekleri, çocukları, gençleri topluca katletmekte ve soykırım suçunu işlemektedir. 1948 yılından itibaren Filistin’in genç nüfusunu ön plana alarak gençlere ve çocuklara karşı psikolojik, ruhsal, zihinsel, fiziksel şiddet, hukuksuz tutuklama, gözaltına alma ve ağır para cezaları uygulamaları gibi politikalarla gençleri toplumda pasif hale getirip Filistinlilerin geleceğe dair özgürlük umudunu yok etmek istemektedir. 

1) Yaşama Hakkı İhlali

Yaşama Hakkı, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 3. maddede, “Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır.” şeklinde düzenlenmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 2/1. maddede, “Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın infazı dışında, hiç kimse kasten öldürülemez.” hükmü bulunmaktadır.

BM Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 6/1. maddesine göre, “Her insan doğuştan yaşama hakkına sahiptir. Bu hak hukuk tarafından korunur. Hiç kimse yaşama hakkından keyfi olarak yoksun bırakılamaz.”

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesi, her çocuğun temel yaşama hakkına sahip olduğunu, çocuğun hayatta kalması ve gelişmesi için mümkün olan azami çabayı devletlerin göstermesi gerektiğini belirtir. 

Uluslararası hukuka göre, ölümcül güç kullanımı kesinlikle zorunlu, orantılı ve kademeli olmalıdır. Yaşama hakkına ilişkin olarak devletlerin ‘pozitif yükümlülükleri’, yetki alanında bulunan tüm bireylerin yaşam hakkını gerek kamusal makamların gerek diğer bireylerin gerekse kişinin kendi eylemlerinden kaynaklanabilecek risklere karşı korumaktır.  ‘Negatif yükümlülükleri’ ise, yetki alanında bulunan hiçbir bireyin hayatına kasıtlı ve hukuka aykırı olarak zarar veya son vermemektir. İsrail kuvvetlerinin, zorunluluk arz etmediği halde, orantısız bir şekilde ve kasıtlı olarak ölümcül güç uyguladığı, Raporumuzda da yer alan birçok örnekte görüleceği üzere belgelenmiştir. 

Doğal ve en temel hak olan yaşama hakkının yasadışı ve yargısız infazla sonuçlanan ihlalleri, bireysel cezai sorumluluk doğurmalıdır. Devletlerin yaşama hakkına ilişkin ‘usul yükümlülükleri’, doğal olmayan her ölüm olayının tüm yönlerinin ortaya konulmasını, sorumlu kişilerin belirlenmesini ve lüzumu halinde cezalandırmasına imkân tanıyan bağımsız ve etkin bir soruşturmanın yürütülmesini gerektirir. Yaşama hakkını koruyan mevzuat hükümlerinin uygulanması ve sorumluların ölüm olayına ilişkin hesap vermeleri ancak bu şekilde sağlanabilir. 

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi kapsamında anlamlı koruma sağlamanın bir parçası, yasa dışı güç kullanımından kaynaklanan çocuk ölümlerinin soruşturulmasını ve hesap verebilirliğini kapsar. İnsan hakları örgütleri tarafından toplanan verilerde, İsrail’in çocuk ölümleri için gerçek bir hesap verebilirlik sağlama konusunda sistematik olarak başarısız olduğu görülmektedir. Filistinlilere zarar veren veya onları öldüren İsrail askerlerinin çok nadiren suçlandığı bilinmektedir. İsrail Hükümeti ölümcül atışların şartlarını kapsamlı ve şeffaf bir şekilde araştırmamakta, cezai suçların olduğu durumlarda yasal hesap verebilirliği ve adaleti sağlayamamaktadır.

İsrail, uluslararası hukuka aykırı olarak 1967’den bu yana onlarca Filistinli şehit çocuğun naaşını alıkoymakta, onları gelecekte müzakere kartı olarak kullanmak istemektedir.

Eylül 2019’da İsrail Yüksek Mahkemesi, politikaya yönelik çeşitli yasal itirazların ardından insan kalıntılarına el konulması uygulamasını onayladı. 27 Kasım 2019’da İsrail Savunma Bakanı Naftali Bennett, İsrail vatandaşlarına veya askerlerine saldırdığı iddia edilen tüm Filistinlilerin cenazelerinin alıkonulmasını ve ailelerine iade edilmemesini emretti. Adalah İnsan Hakları Merkezi’ne göre İsrail, insan kalıntılarına el koyma politikasını uygulayan dünyadaki tek ülke.

İsrail’in Filistinli çocukların cenazelerini alıkoyma politikası, uluslararası insancıl hukukta yasaklanan ve Dördüncü Cenevre Sözleşmesi uyarınca bir savaş suçu olan, ailelere karşı toplu cezalandırma anlamına gelmektedir. Ayrıca, ölenlerin ailelerine yönelik zalimane, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele ve cezalandırma anlamına gelir. Bu husus, maruz kalınan zihinsel sıkıntı nedeniyle Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin 7. maddesi de dâhil olmak üzere uluslararası insan hakları hukukunu ihlal etmektedir.

2) İşkence, Fiziksel Şiddet ve Yaralama

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 5. maddeye göre, “Hiç kimseye işkence yapılamaz, zalimce, insanlık dışı veya onur kırıcı davranışlarda bulunulamaz ve ceza verilemez.”

Çocuk Haklarına Dair Sözleşmenin 37. maddesi, hiçbir çocuğun işkence veya zalimce bir muameleye tabi tutulamayacağını ve devletin bu konularda çocukların sağlığı ve güvenliğiyle ilgili her türlü koruyucu ve önleyici çalışmaları yapması gerektiğini belirtir.

İsrail işkenceyi yasal biçimde uygulayan devlet olarak tarihe geçmiştir. BM kaynaklarına göre İsrail, işkencenin 200 farklı yöntemini uygulamaktadır. Filistin Esirler Cemiyeti, İsrail hapishanelerindeki Filistinli tutukluların %95’inin işkenceye maruz kaldığını belirtmektedir. 

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 3/2. maddesi, devletlerin çocukların esenlikleri için gerekli olan koruma ve bakımı sağlamasını öngörmektedir. İşgalci İsrail kuvvetleri tarafından yaralanan yüzlerce çocuk, ilk bakışta, 3/2. maddesinin hem lafzını hem de ruhunu ihlal etmektedir.

Yaralanmaların bazı durumlarda ölüme yol açtığı, bazen geçici veya göz çıkarılması ve el, kol, bacak kopması gibi daimî bir engelliliğe neden olduğu belirlenmiştir. Filistinli çocuklar İsrailli işgalcilerin şiddetine de maruz kalarak taciz edilmekte, taşlanmakta ve kontrol noktalarında acımasızca dövülmektedirler.

İşgalci İsrailli yerleşimcilerin saldırılarına ilişkin düşük soruşturma oranı, İsrail’in, devletlerin istismar mağduru bir çocuğun fiziksel ve psikolojik iyileşmesini desteklemek için tüm uygun önlemleri almasını şart koşan Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 39. maddesi kapsamındaki yükümlülüklerini ihlal ettiğini göstermektedir. Sözleşmeye göre, bu tür bir iyileşme, çocuğun sağlığını, öz saygısını ve onurunu geliştiren bir ortamda gerçekleşmelidir.

İsrail, uyguladığı baskı ve şiddete karşı direnişte bulunan halk arasındaki gençleri, çocukları yakalayıp fiziksel şiddet uygulamaktadır. Bu İsrail’in sorgu öncesi ya da sonrası gencin ve ailesinin direniş düşüncesini kırmak amacıyla uyguladığı yöntemlerden birisidir. 

Filistinli Çocuklara Uygulanan İşkence Yöntemleri

İşgalci yetkililer, özgürlüğünden yoksun bırakılan çocukların tüm haklarını hiçe saymakta ve onları bir “yıkıcı proje” olarak görmektedir.  Onları dayak atma, uyku-yemek ve ziyaretten mahrum bırakma, tehdit etme gibi çeşitli işkence, despot ve aşağılayıcı muamelelere maruz bırakmaktadır. İtirafta bulunmalarını sağlamak ve İsrail istihbaratı için çalışmaya ikna etmek adına en kötü psikolojik ve fiziksel araçları aleyhlerinde kullanarak onlara baskı uygulamaktadır. 

İsrail işgal güçleri çeşitli türlerde ve biçimlerde işkence uygulamaktadır. İşkence uygulamasını sistemli bir şekilde kullanmakta ve bu konuda çocuk, kadın veya yaşlı ayrımı yapmamaktadır. Burada fiziksel ve psikolojik işkencenin birbirleriyle bağlantısına dikkat edilmelidir. Çocuk fiziksel olarak yorulduktan sonra bu onun psikolojik durumuna yansır ve fiziksel acısı tekrar artar.

İşgal güçleri, çocuklara karşı fiziksel ve psikolojik işkence olmak üzere iki tür sorgulama yöntemine dayanmaktadır.

  1. Fiziksel işkence, şunları kapsar: 
  • Tutuklandığı ilk andan itibaren ve yolda intikal sırasında tüfek dipçikleri ve coplarla dövülmesi ve askeri araçların içinde askerlerin ayaklarının altına atılması, 
  • Çocuk tutuklanmaya direnirse hücreden sorgu odalarına ya da başka bir yere götürme esnasında yerde sürüklenmesi. 
  • Elleri ve ayakları bağlıyken, çocuğun bir duvara yaslanarak belli bir süre ayaklarının ucunda durmaya zorlanması. 
  • Göğüs kemiklerini etkileyen ve bilinç kaybına yol açabilen şiddetli sarsıntıya maruz kalması. 
  • El, ayak ve gözlerin bağlanması.  
  • Özellikle yerleşim yerlerini veyahut ordu kamplarını araştırırken ara sıra elektrik şoku kullanarak soruşturmaya tabi tutulması. 
  • Soruşturmanın ilk günlerinde ardı ardına iki güne denk gelecek şekilde uykusuz bırakılması. 
  • Yaşamın tüm gerekliliklerinden yoksun bırakılarak, sinir bozucu ve çetin koşullarda hücre hapsine tabii tutulması. 
  • Elleri ve gözleri bağlıyken ağrılı pozisyonlarda uzun süre ayakta durmaya zorlanması.
  • Gözleri bağlıyken yüzüne tokat atılması. 
  • Bağlı bir şekilde uzun saatler boyunca sandalyede oturmaya zorlanması. 
  • Kışın battaniyesiz ve yataksız veyahut yıpranmış, hafif ve kirli bir battaniye vererek uyumaya mecbur bırakılması. 
  • Çocuğun duvara ya da dizine yaslanmadan uzun süre çömelerek oturmaya zorlanması.
  • Bütün gün karanlık hücrelerde kalmaya veyahut güçlü ışığa maruz bırakılması.
  1. Psikolojik işkence, şunları kapsar: 
  • Aile üyelerini öldürmek, tutuklamak veyahut evlerini yıkmakla tehdit edilmesi.
  • Kameralarla günün her saati sürekli izlenmesi.  
  • Ağır ceza veyahut idari tutuklamayla tehdit edilmesi. 
  • Çocuğu stres ve kafa karışıklığı içinde tutmak ve itiraf etmesini sağlamak için çocuk üzerinde 4 veya 5 müfettiş toplanması ve her birinin sırayla ona sorular sorması. 
  • Küçük düşürme ve aşağılama. 
  • Çocuklara ağır sözler ve hakaretler yönelterek onları anne baba gibi akrabalara küfür etmeye zorlanması. 
  • Diğer mahkûmların üzerine tükürerek veyahut onları fiziksel olarak zorlamaya mecbur bırakılması. 
  • Çocuğa tükürülmesi ve ona hayvan isimleriyle hitap edilmesi. 
  • Çocuğun bir yalan detektörüne birden fazla kez maruz bırakılması. 
  • Çocuğun sürekli olarak uzun süre yüksek sesli müziğe maruz bırakılması, özellikle buna uykusuzluk eşlik ediyorsa, duyuları etkilenir ve bu bazen halüsinasyonlara yol açar.
  • Arkadaşlarının itirafta bulunduğu ve inkâr etmeye gerek olmadığı konusunda çocuğun aldatılmaya çalışması ve işkenceye tek başına katlanmasına gerek olmadığının telkin edilmesi.  
  • Çocukları aşağılayan ve tehdit eden cinayetten tutuklu Yahudilere çok yakın hücrelerde tutulması. 
  • Çocuğun psikolojisini etkilemek için kirli yiyeceğin ve içme suyunun verilmesi.
  • Soruşturma sırasında dış dünyadan tam izolasyona tabii tutulması ve bir avukat veyahut Kızılhaç görevlisi ile görüşmesinin engellenmesi. 
  • Çocuğun tuvalet ihtiyacını gidermesine izin verilmemesi, aşırı ısrardan sonra ihtiyacını gidermesi için çok kısa bir süre tanınması.  
  • Çocuk üzerinde psikolojik yorgunluk ve baskı oluşturmak adına kendisi hücredeyken sorguda diğer tutukluların çığlıklarını ve dövülme seslerinin duyulmasının sağlanması.

İsrail hapishanelerinde ve gözaltı merkezlerinde tutulan çocuklara uygulanan ihlaller: 

  • İnsan hayatına uygun olmayan ağır şartlara dâhil edilmesi. 
  • Kendilerine karşı tıbbi ihmal politikasının uygulanması ve hastalarına gerekli tedavinin yapılmaması. 
  • Reşit olmayan çocukların cinayet mahkûmlarının yanına bölüm ve hücrelere yerleştirilmesi. 
  • Kışkırtıcı çıplak vücut aramasına tabii tutulması. 
  • İzolasyon ve hücre hapsine tabii tutulması. 
  • Kötü ulaşım araçlarıyla çok fazla harekete tabii tutulması. 
  • Psikolojik baskı uygulanması. 
  • Avukatla görüşmenin yasaklanması. 
  • Aile ile iletişim kurmanın engellenmesi. 
  • Mahpuslara Muameleye Dair Birleşmiş Milletler Asgari Standart Kuralları (Nelson Mandela Kuralları)nın 12. maddesine aykırı olarak, hapishane odasının dışındaki bölümlerde bulunan tuvaletlerin belirli saatler dışında kullanımına izin verilmemesi.
  • Herhangi Bir Biçimde Tutulan veya Hapsedilen Kişilerin Korunması İçin Prensipler Bütünü’nün 16 numaralı ilkesine aykırı olarak, nakledildiği veya tutulduğu yer hakkında ailesine bilgi verilmemesi. 
  • Kışın kıyafet ve battaniye eksikliği, yazın vantilatörlerin girişinin yasaklanması. 
  • Çocuk bölümlerinde hijyen eksikliği, temizlik veyahut haşereleri temizleme araçlarının sağlanmaması. 
  • Gece yarısından sonra çocukların odalarına baskın ve aramaların yapılması, kişisel eşyalarına el konulması, baskınlar sırasında onlara saldırılması. 
  • Eğitimden mahrum bırakılması ve kütüphane kullanımının engellenmesi. 
  • Aleyhlerinde fahiş para cezalarının verilmesi ve haklarındaki kararlara ilave edilmesi.
  • İdari gözetim altındaki çocukların gözaltına alınması (herhangi bir suçlama olmaksızın gözaltına alınması). 
  • Yiyecek eksikliği ve verilen yiyeceğin kalitesizliği.

“Defense for Children International Palestine (DCIP) tarafından toplanan belgelere göre, 17 yaşındaki Rami* (takma ad, mahremiyetin korunması için çocuğun gerçek adı paylaşılmıyor) İsrail askeri gözaltında bir yıldan fazla zaman geçirdi; buna sorgulama amaçlı 30 günlük hücre hapsi de dahil, bu sırada intihara teşebbüs etti. Rami, İşgalci İsrail güçleri ile Filistinli silahlı gruplar arasında 25 Kasım’da yapılan ateşkes anlaşmasının bir parçası olarak İsrail hapishanesinden serbest bırakıldı.

İşgalci İsrail güçleri onu 10 Eylül 2022 sabahı saat 01.00 civarında evinden alıkoyduktan sonra işgalci güçler Rami’yi dövdü, gözlerini bağladı, ellerini sıkıca bağladı ve onu sorgu için İsrail’in içinde bulunan Al-Jalameh gözaltı merkezine nakletti. Rami’nin ailesine tutuklanma nedeni veya gözaltına alındığı yer hakkında bilgi verilmedi. Gözaltı merkezine giderken daha fazla fiziksel tacize maruz kaldı. Gözaltı merkezine ulaştıktan sonra Rami, 30 gün boyunca hücre hapsinde izole edildi.

Rami, DCIP’e, tecrit hücresinin “küçük, karanlık ve nemli kokular yayıldığını” söyledi. “Duvarlar çıkıntılı tümseklerden dolayı kaba dokuluydu. Zeminde tuvalet görevi gören bir açıklık vardı ve benim zamandan haberim yoktu. Aydınlatma gözleri rahatsız ediyor, içeride kirli bir yatak ve pis kokulu, kirli bir örtü var.”

Rami, 30 gün hücre hapsinde kaldıktan sonra İsrail’deki Megiddo hapishanesinin çocuk bölümüne transfer edildi. Çocuk hapishanesindeki Filistinli çocuklara yönelik muamele 7 Ekim’den sonra daha da kötüleşti.

“7 Ekim 2023’te İsrail Cezaevi Teşkilatı’na bağlı baskı birimi üyeleri odamıza girdi, ellerimiz başımızın üstüne oturmamızı emretti ve fotoğrafımızı çekti. Ertesi gün tüm elektrikli aletlere el koydular.”

Rami, “İsrail baskı birimi, genç tutuklular için ayrılan avluya baskın düzenledi, yoğun bir şekilde ses bombaları attı ve ardından bize coplarla fiziksel saldırıda bulundu” diye ekledi. “Daha sonra bastırma birimleri yüzümüze gaz sıktı. O anda odağımı kaybettim ve ben ve diğer birkaç çocuk bilincimizi kaybettik.”

Rami, “Sekiz çocuğun bulunduğu odada, bir kişiye yetmeyen bir tabak pirinçten oluşan günde bir öğün yemek veriliyordu” diye anlattı. Çocuklar, içinde bulundukları koşulları protesto etmek amacıyla açlık grevine başlama kararı aldı. 

“Grevimiz üç gün sürdü, ardından cezaevi müdürü gelip grevimizin nedenini ve taleplerimizi sordu. Koşulları, özellikle de yemek sayısını iyileştireceğine söz verdi. Ancak hiçbir şey değişmedi; pirinç tabağına sadece bir somun ekmek eklediler.”

“Daha sonra yemeklerin kötü olmasına ve odanın eşyalarına el konulmasına karşı protestomuzu bir kez daha dile getirdik. Ne yazık ki yine baskı ve dayakla karşılaştık.” 

Çocukları dövdükten sonra İsrail askerleri onları “çocuklar bölümü bahçesine götürdü; burada zorla yere yatmaya zorlandık, bağırışlar, hakaretler, alaylar ve alaylar arasında defalarca saldırılara maruz kaldık. Daha sonra bizi zorla İsrail bayrağını iki elimizde taşımaya zorladılar. Her mahkûm, her iki taraftaki gardiyanların her adımda onlara vurması, küfretmesi ve aşağılaması nedeniyle eğilerek hücresine yürümek zorunda kaldı. Dayakların şiddeti nedeniyle kan tükürmeye başladım.”

25 Kasım’da hücreye işgalci İsrailli bir gardiyan geldi ve Rami’ye sorguya alınacağını, ardından hücre hapsine nakledileceğini söyledi. Rami, “Yoğun korku ve üzüntü hissettim” dedi. 

Ancak Rami, diğer çocuklarla birlikte bir bekleme odasına, ardından da bir istihbarat görevlisinin bana gelecek planlarım hakkında sorular sorduğu bir odaya götürüldü. İşime dönüp kendime odaklanacağımı söyledim. Memur bana başka bir hapishaneye nakledileceğimi söyledi.” dedi Rami.

Daha sonra Ramallah ile Kudüs arasındaki Ofer hapishanesine nakledildi ve burada kendisine mahkûm değişimi konusunda anlaşma yapıldığı ve serbest bırakılacağı bilgisi verildi. Rami, DCIP’ye “televizyon ve radyolara el konulması nedeniyle çocukların dış dünyayla bağlantısının kesilmesi” nedeniyle şaşırdığını söyledi. O günün ilerleyen saatlerinde diğer Filistinli çocuklar ve kadın mahkûmlarla birlikte serbest bırakıldı. ”

İsrail işgalinin, Filistinli çocuklarda çeşitli davranış ve psikolojik bozukluklara yol açtığı yapılan çalışmalarla kanıtlanmıştır. İsrail, 800.000’i aşkın çocuğun yaşadığı Gazze şehrinin yerleşim yerlerini hedef almaya yıllardır devam etmektedir. Psikolojik şiddetin rakamsal istatistiğini tutmak neredeyse imkânsızdır. Çünkü psikolojik şiddet soyut ve subjektif olduğu için her bir çocuk üzerinde aynı etkiye yol açmayacaktır. İsrail’in çocuklar üzerinde uyguladığı psikolojik şiddeti konu alan rapor, Save The Children isimli İnsan Hakları Örgüt tarafından 2022 yılında çıkarılmıştır. Gazze’de yaşayan 560 çocukla yapılan anket, İşgalin çocuklar üzerinde oluşturduğu etkinin, 2022 yılında geçmiş yıllara oranla her geçen yıl arttığını ortaya koymuştur. Filistinli çocukların duygusal durumlarının verilerine göre; üzgün, korkmuş, güvensiz, depresif, stresli, umutsuz, endişeli hissetme oranları ortalama %80’lere çıkmıştır. Bu durum İsrail işgalinin çocuklar üzerinde ne derece psikolojik baskı aracı olduğunu, bölgede yaşayan her çocuğun ruh dünyası üzerinde İsrail işgalinin hasarlarının bulunduğunu ortaya çıkarmaktadır.

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) 2 Şubat 2024 tarihinde yaptığı açıklamada, tahminlerin Gazze’de 17 bin çocuğun çatışmalar sırasında refakatsiz kaldığını veya ailesinden ayrıldığını gösterdiğini bildirdi. UNICEF’in Filistin’deki İletişim Direktörü Jonathan Crickx, çocukların yüksek derecede kalıcı kaygı ve iştahsızlık gibi belirtiler gösterdiğini ifade ederek, uyuyamama, duygusal patlamalar yaşama veya her bombalama sesi duyduklarında paniğe kapılma gibi belirtiler gösterdiğini vurgulayarak, Gazze’de 500 bin çocuğun ruh sağlığı ve psikolojik desteğe ihtiyaç duyduğunu söyledi. İşgalin özellikle direniş eylemlerinin yükseliş gösterdiği dönemlerde Filistinlilere karşı uyguladığı fiziksel şiddet, yaralama, hapis, öldürme, ev yıkımları, toprak müsaderesi ve gece ev baskınları ayrıca işgalden dolayı yaşanan mültecilik, zorunlu göç ve sürgün olayları Filistin halkının neredeyse tamamını etki altına almaktadır, önemli bir kısmında da daimî hastalık ve sakatlık yaratmaktadır. 

Filistinli gençlerin %90’ı hayatlarında travma etkisi yaratan olaylara maruz kalmıştır. Bu travma, çoğunlukla İsrail işgalin Filistin aile yapısı üzerindeki etkilerinden kaynaklanmaktadır. İsrail işgal güçleri tarafından Filistin sivil halkına yönelik aşırı şiddet uygulamalarını kapsayan insan hakları ihlalleri gençlere temelli olarak yansıyarak onların psikolojik yapılarında büyük etkiler yaratmıştır. Doğrudan veya dolaylı olarak gençlere yönelik uygulanan şiddetin neticesinde gençlerde oluşan psikolojik ve davranışsal bozuklukların bazıları: dikkat eksikliği, unutkanlık, odaklanma ve hafıza zayıflığı, üzüntü ve depresyon, aşırı hareketlilik ve diğerlerine karşı şiddet içeren davranışlardır. Ayrıca gençlerde az uyuma, uyku aşırılığı veya kâbus görme gibi uyku ile ilgili bozukluklar oluştuğu tespit edilmiştir. Bunun dışında yaşanan şiddet olaylarının gençlerin oyun niteliğine ve hatta gençlerin İsrail tarafından uygulanan çeşitli şiddet tablolarıyla dolu resimlerine bile yansıdığı gözlemlenmiştir.

3) Tutuklamalar ve Gözaltı

İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarında yaşayan Filistinli çocukları askeri olarak tutuklaması ve gözaltına alması, büyük ve uzun süredir devam eden bir insan hakları sorunudur. Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin 1974 yılında aldığı ve Filistin Ulusal Konseyi’nin onayladığı bir kararla 17 Nisan günü, “Filistinli Tutsaklar Günü” olarak kabul ve ilan edilmiştir. 

Kişi güvenliği hakkının sağladığı güvenceye aykırı şekilde yapılan keyfi gözaltılar ile bugün İsrail cezaevlerinde adil yargılamaya tabi tutulmadan yıllarca gün yüzü görmeyen binlerce Filistinli vardır. İsrail bu konudaki hak ihlalini daha da ilerleterek reşit olmamış çocukları da keyfi şekilde gözaltına almaktadır. Çocukların gözaltında tutulması, Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 37/1 ve 19. maddelerinin açık ihlalidir.

İşgal altındaki Batı Şeria’daki Filistinli çocuklar yetişkinler gibi tutuklanma, kovuşturma ve temel haklarını reddeden İsrail askeri gözaltı sistemi altında hapis cezasıyla karşı karşıya kalıyor. İşgalci İsrail 1967’den bu yana aynı bölgede iki ayrı hukuk sistemini işletiyor. İşgal altındaki Batı Şeria’da İsrailli yerleşimciler sivil ve cezai hukuk sistemine tabi iken, Filistinliler askeri hukuka tabi yaşıyor.

İsrail, Doğu Kudüs’teki Filistinli çocuklara da sivil ceza hukuku uyguluyorken İsrailli bir çocuğun ise askeri mahkemelerle temasa geçmesi bile söz konusu değildir.

İsrail, temel adil yargılanma haklarından ve korumalarından yoksun olan Filistinli çocukları askeri mahkemelerde otomatik ve sistematik olarak yargılayan dünyadaki tek ülke olma konusunda şüpheli bir ayrıcalığa sahip. Şaşırtıcı bir şekilde, her yıl 500 ile 700 arasında Filistinli çocuk bu askeri mahkemelerde kovuşturmaya maruz kalıyor.

Filistin hükümetine bağlı Filistinli Mahkumlar ve Özgür Bırakılanlar İşleri Kurumunun yayımladığı son rapora göre de İsrail güçleri 1967’den bu yana 18 yaşın altında yaklaşık 50 bin Filistinli çocuğu gözaltına aldı. Tesbit ettiğimiz rakamlara göre, 2023 başından 7 Ekim’e kadar 236 dan fazla Filistinli çocuk gözaltına alınırken İsrail hapishanelerinde aynı zaman diliminde tutuklu 160 çocuk bulunmaktadır. Bu tutuklamalar; çocukların yaşlarına, erkek ve kız cinsiyetlerine, masumiyetlerine ve fiziksel yapılarının zayıflığına bakılmaksızın en temel insani ihtiyaçlarını karşılamadan yapılmaktadır. 

Gözaltı merkezlerinde tutulan Filistinli çocukların geleceklerini yok etmek, gelecek yönelimlerini olumsuz yönde etkilemek ve sarsılmış, mağlup bir nesil oluşturmak amacıyla onlarla ilişkide standart asgari kurallara da saygı gösterilmemektedir.

Filistinli tutsak çocuklara reva görülen çeşitli hak ihlalleri, çocuğun yüksek yararını gözeten ve onun temel haklarını koruma altına alan onlarca uluslararası belgeye rağmen artarak devam etmektedir. 

İşgal güçleri, geceleri çocukları evlerinde, bazen de sokakta oynarken ya da okula giderken tutuklamaktadır. Bu çocuklar, hapishanelerde ve gözaltı merkezlerinde çok kötü ve ağır yaşam koşullarında tutulmakta, insanlık dışı ve bazen zalimce şiddete maruz kalmaktadır. Eğitim, tedavi, yeterli beslenme, ailelerini engelsiz ziyaret etme, adil yargılanma gibi en temel haklarından mahrum bırakılmaktadır. 

Filistinli çocuklar, işgalci İsrail tarafından üç şekilde tutuklanmaktadır:

a) Evde tutuklama: Çoğu Filistinli çocuk gece yarısı evlerinde tutuklanmaktadır. Çok sayıda ağır silahlı İsrail askeri evlerine baskın yapmakta, evlerini aramakta ve içindekilerini kurcalamaktadır. Buna aile bireylerine yönelik hakaret ve küfürler, tehditler ve başta küçük çocuklar ve yaşlılar olmak üzere güvende olanları yıldırma eşlik etmektedir. Daha sonra gözlerini kapatarak ve ellerini bağlayarak sorgu ve tahkikat yerine götürülmektedir. İşgal polisi, gözaltındaki çocuk hastaysa ve belirli bir ilacı alması gerekiyorsa, onlara uyuma, yemek yeme, tuvalete gitme ve hatta ilaç alma imkânı vermemektedir. Gözaltına alınan çocukların evlerinden zorla çıkarıldıklarında çoğu durumda ağlamalarına askerler tepkisiz kalmaktadır. 

b) Sokakta tutuklama: Bu, çocuk arkadaşlarıyla oynamak veyahut birlikte oturmak için sokaktayken ya da gösteriler sırasında veyahut çocuklar okullara giderken veya okuldan çıkarken, okul kapılarında kendilerini bekleyen işgal devriyeleri tarafından taş atma bahanesiyle tutuklanmaktadır. Gözaltı ve sorgu merkezlerine sevk edilmeden önce bu çocuklara ne ailelerine haber verme ne de bir avukatla görüşme fırsatı tanınmamakta ve genellikle güneşte veya soğukta uzun saatler boyunca yiyecek ve içecek olmadan beklemek zorunda bırakılmaktadır.

c)  Askeri kontrol noktalarından geçerken tutuklama: Aranan çocukların adları, kontrol noktalarında veyahut sınır geçişlerinde listelerde yer almakta ve bu çocukların kontrol noktalarında adlarının bulunduğunu bilmedikleri bir durumda, kontrol noktasına vardıkları an, gözleri ve elleri bağlanarak tutuklanmakta ve daha sonra soruşturmayı ve sınır dışı edilmeyi beklemek zorunda bırakılmaktadır. Ayrıca işgalci yetkililer, Filistinli çocukları tutuklarken her zaman acımasız polis köpeklerini kullanmaktadır. 

İşgalci yetkililer, tutukladıkları çocukları çeşitli fiziksel ve psikolojik işkencelere maruz bırakarak zorla, işkence ve tehditlerle ve genellikle İbranice olan ve çocukların pek de yetkin olmadığı ifadeleri imzalama koşulları altında onlardan itiraflar almaktadır. Adil yargılanma standartlarından yoksun askeri mahkemelerde, çocukların maruz kaldıkları işkenceye ilaveten hapis cezaları ve ağır para cezaları istenmektedir. Ağır para cezaları, reşit olmayan çocuklarını korumak ve tutukluluklarının devamını önlemek için bu parayı ödemek zorunda kalan ebeveynler üzerinde ekonomik bir yük oluşturmaktadır.

Filistinli çocuk tutsaklar, 4. Cenevre Sözleşmesi’ne aykırı olarak işgal altındaki Filistin topraklarından İsrail’e nakledilmektedirler. 

Avrupa-Akdeniz İnsan Hakları İzleme Örgütü, İsrail ordusu askerleri tarafından Batı Şeria’da gerçekleştirilen Filistinli çocuk ve sivillerin tutuklanması sırasında bu politikaya karşı uyarıda bulunarak bunu “uluslararası hukuku ihlal eden bir eylem ve insanlık ihlali” olarak değerlendirerek, vahşi ve kabul edilemez yaralanmalara ve yıldırmalara dikkat çekmiştir.

7 Aralık 2021’de, Batı Şeria merkezli insan hakları örgütü olan Askeri Mahkeme İzleme Örgütü Military Court Watch (MCW), İsrail askeri gözaltında tutulurken hücre hapsinde tutulan Filistinli çocukların yüzdesinin tarihi bir dönemde belirgin bir şekilde yükseldiğini belirten ‘Hücre Hapishanesi‘ başlıklı bir rapor yayınladı. Raporda, ifadesi alınan çocukların çoğunun hücre hapsi sırasında 16-17 yaşlarında olduğu, ancak bazılarının 13 yaşında olduğu ortaya konulmuştur. Rapor, hücre hapsinin çocuklar üzerindeki kilo kaybı, kendine zarar verme ve intihar girişimi de dahil olmak üzere olumsuz psikolojik ve fiziksel etkilerini belgelemiştir. 

Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin 7. Maddesi ile İşkenceye Karşı Sözleşme’nin 16. maddesine göre bir çocuğa herhangi bir süre hücre hapsi uygulanması, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele teşkil etmektedir.

Hücre hapsi, BM Mahpusların Muamelesine İlişkin Asgari Standart Kuralları (Mandela Kuralları) tarafından mahkûmların anlamlı insan teması olmaksızın günde 22 saat veya daha fazla süreyle hapsedilmesi olarak tanımlanmaktadır.

Özgürlüklerinden Yoksun Bırakılan Çocukların Korunmasına İlişkin Birleşmiş Milletler Kurallarının (Havana Kuralları) 67. maddesi, tecridin çocuklara karşı bir disiplin prosedürü olarak kullanılmasını yasaklamaktadır. Kurallar ayrıca, çocuk adalet sisteminin “çocukların haklarını ve güvenliğini desteklemesi ve çocukların fiziksel ve zihinsel esenliğini desteklemesi” ve “hapis cezasının son çare olarak kullanılması” gerektiğini öngörmektedir. 

Askeri Mahkeme İzleme Örgütü, çocuk tutukluların yalnızca %20’sinin sorgulama öncesinde veya sorgulama sırasında bir avukata erişebildiğini ve %72’sinin fiziksel istismara maruz kaldığını bildirmiştir.

Uluslararası Filistin Çocukları Savunması Örgütü’ne (DCIP) göre, Filistinli çocukların İsrail askeri gözaltı sistemindeki hücre hapsinin çoğunluğunun yalnızca ön suçlama ve yargılama öncesi gözaltı sırasında gerçekleştiğini bildirmektedir. DCIP tarafından toplanan kanıtlar, ezici bir çoğunlukla hücre hapsinin, yalnızca belirli bir suç için itirafa zorlamak veya sorgu altında istihbarat toplamak için uygulandığını göstermektedir.

UNICEF’in Mart 2013 tarihli “İsrail Askeri Gözaltındaki Çocuklar: Gözlemler ve Öneriler ” başlıklı raporunda UNICEF şu sonuca varmıştır:

“Askeri gözaltı sistemiyle temasa geçen Filistinli çocuklara yönelik kötü muamelenin, tutuklanma anından çocuğun kovuşturulmasına ve nihai olarak mahkûm edilmesine kadar olan süreç boyunca yaygın, sistematik ve kurumsallaştığı görülmektedir.” 

İsrail, hiç kimsenin keyfi tutuklanamayacağını ve suç isnat edilmeksizin cezaevine konulamayacağını düzenleyen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 9, 10 ve 11. maddelerini sürekli olarak ihlal etmektedir. Uluslararası kuruluşların sunmuş oldukları rakamlara göre 2000 yılından bu yana İsrail askeri yetkilileri yaklaşık 13.000 Filistinli çocuğu gözaltına almış, sorgulamış, yargılamış ve hapse atmıştır. 

İsrail işgal rejimi tarafından tutuklanan Filistinli çocuklar, sorguya genellikle gece vakti, gözleri bağlı, elleri kelepçeli, korkmuş ve uykusuz bırakılmış olarak getirilmekte, çocuklara yeme içmeden mahrumiyet, sözlü taciz, tehdit, bazı durumlarda işkenceye varan fiziksel ve psikolojik şiddet uygulanmaktadır. İsrail askeri hukuku, sorgulama sırasında avukat tutma hakkı sağlamadığından askeri mahkeme yargıçları, zorlama veya işkence yoluyla elde edilen ifadeleri kabul etmektedir. Çocuk mahkumlar avukatlarının ve ailelerinin refakati olmadan işkence altındaki sorgulamalarla itirafa zorlanmaktadırlar. Bu durumu en iyi anlatan 13 yaşında İsrail tarafından tutuklanan Ahmet Manasra isimli çocuğun sorgu anına ilişkin görüntülerdir.

Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 37, 38, 39 ve 40. maddeleri çocuğa özgü bir adalet sisteminin gerekliliğini ayrıntılarıyla ortaya koymaktadır. Sözleşme, hiçbir çocuğun işkence ve diğer zalimce, insanlık dışı veya aşağılayıcı bir muameleye tabi tutulamayacağını, yasadışı veya keyfi biçimde özgürlüğünden yoksun bırakılamayacağını, alıkonulma ve tutuklamanın en son seçenek olarak kullanılması gerektiğini vurgulamaktadır.

Yapılan araştırmalara göre Filistinli gençlerin yaklaşık %20’sinin gözaltına alındığı tespit edilmiş, birkaç saatten günlere uzanan gözaltı süresi esnasında gençlerin fiziksel şiddete ve bazen de yaralanmaya maruz kaldığı, yakalanan gençlerin tutuklama evlerine veya askeri kamplara götürüldüğü, bazı durumlarda dışarı çıkmaktan mahrum bırakıldığı ve serbest bırakılmasının bir parasal ceza ödeme yapılmasına bağlandığı belirlenmiştir. 

İsrail’de İşkenceye Karşı Halk Komitesinin (PCATI) baz aldığı verilere göre Filistinli çocuk tutukluların büyük bir kısmı taş atmakla suçlanmaktadır. Bu çocukların %74’ü tutuklama, nakil ve sorgu sırasında fiziksel şiddete maruz kalmaktadır. 

İşgalci İsrail sistematik olarak çocukları askeri mahkemelerde yargılayan tek devlettir. Filistinli çocukların aksine hiçbir İsrailli çocuk askeri yargı sisteminde yargılanmamaktadır. 

Birleşmiş Milletler tarafından görevlendirilmiş bağımsız uzmanlardan oluşan Çocuk Hakları Komitesi (CRC), 2013 yılında yayınladığı raporla Filistinli çocuk tutsakların gözaltına alınırken, sorgu sırasında ve esir tutuldukları süre boyunca işkenceye, kötü muameleye, cinsel tacize maruz bırakıldığını ve itirafa zorlamak için işgal askerleri tarafından ölüm ve tecavüzle tehdit edildiğini ortaya koymuş, İsrail’i çocuk mahkûmlara yönelik hak ihlallerini sona erdirmesi konusunda uyarmıştır.

Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 19. maddesi, Taraf Devletlerin, çocuğun bakımını üstlenen herhangi bir kişinin bakımındayken, çocuğu her türlü fiziksel veya zihinsel şiddetten korumak için tüm uygun yasal, idari, sosyal ve eğitimsel önlemleri alacaklarını belirtmektedir. 

Çocuk Hakları Komitesi, “Çocukların Fiziksel Cezalardan veya Cezalandırmanın Zalimce veya Aşağılayıcı Diğer Biçimlerinden Korunma Hakkı” başlıklı 8 No’lu Genel Yorumunun 1/2. maddesinde, “Bütün Taraf Devletlerin her tür fiziksel ceza ile çocuklara yönelik zalimce veya aşağılayıcı her tür cezalandırma biçiminin yasaklanması ve ortadan kaldırılması için hemen harekete geçme, ayrıca bu alanda gerekli bilinç ve duyarlılık geliştirme çalışmaları ile diğer eğitici önlemlere yönelme yükümlülüklerini vurgulamak amacını dile getirmektedir.”

Son yıllarda, İsrail Parlamentosu, Filistinli masum çocukları tutuklamak, cezalandırmak, intikam almak, yargılamak ve daha ağır cezalar vermek adına prosedürleri kolaylaştırmak için onları hedef alan birçok yasayı onayladı. Bu yasalar arasında:  

  • 14 Yaşından Küçük Çocukların Kovuşturulmasına İlişkin Kanun,
  • Çocuklara İdari Gözaltı Uygulanmasına İlişkin Kanun,
  • Kudüs’te Taş Atan Çocuklara Asgari Cezayı Ağırlaştıran Kanun,
  • Taş Atan Çocuklara 20 Yıla Ulaşan Cezalar Verme İmkânı Tanıyan Kanun, sayılabilir.

Tutuklu Çocukların Çektiği Zorluklara Ahmed Manasra Örneği: 

Aradan 9 yıl geçmesine rağmen henüz 13 yaşındaki Ahmed Manasra isimli çocuğun ağzından çıkan meşhur “Hatırlamıyorum” sözü, cinayetlerin canlı tanığı olarak ufukta yankılanmaya devam etmektedir. Bu söz, işgal güçlerin vahşeti ve barbarlığı karşısında Filistinli çocukların, onları psikolojik ve fiziksel olarak yok etmeye yönelik tüm girişimlerine karşı sebat etmelerinin bir göstergesi olmuştur.

Ahmed Manasra isimli çocuk, Filistinli çocukların tüm algıları aşan, kırmızı çizgileri aşan, bu medeni dünyanın sözde hizmet ettiği tüm insan hakları standartlarını çiğneyen suçlara maruz kaldıklarının canlı bir örneğidir. Nitekim bu hakların, Filistin halkı söz konusu olduğunda kıymetsiz olduğu ortaya çıkmaktadır. 

Çocukların işgale karşı direnişinin simgesi haline gelen Ahmed Manasra, şahsından intikam alınmak için sistematik bir psikolojik suikasta uğradı. Bu sayede işgal güçleri, bütün nesli Ahmed’in yolundan gitmekten korkutarak bir caydırıcılık politikası güttü. Bu politika, işgal güçleri tarafından Filistinlilerle sürekli olarak, cezayı artırarak, çıtayı yükselterek ve sahibine acı çektirerek işgale direnmeye devam etmekten caydırmak ve korkutmak amacıyla kullanılmaktadır. Örneğin işgal, askerlerin ya da yerleşimcilerin öldürülmesi eylemlerine katılan direnişçilere yönelik ailelerini göçe zorlamakla ve onlara maddi ve manevi kayıplar vermekle tehdit etmektedir. Ayrıca, caydırıcılık politikasını gerçekleştirmek için hayali müebbet hapis ve bazı durumlarda yüzbinlerce dolara varan para cezası kararını da çıkarmaktadır. 

“Hatırlamıyorum.” Yaralanıp tutuklandığında Ahmed Manasra’nın her taraftan 4 Siyonist soruşturma görevlisi tarafından kuşatıldığı ve kendisinden bilgi almak adına kafa karıştırmak ve psikolojik baskı uygulamak için şiddetli sorular sorması üzerine zor koşullarda kendiliğinden ağzından çıkan bir kelimedir.

İşgalci güçler, örnek alınmasından veyahut işgalci askerlere ve yerleşimcilere karşı operasyonlar düzenlemeye çalışmaktan korkutmak için bu videoyu şüpheyle kasten sızdırdı. Fakat bu oyunları aleyhlerine cereyan etti. Bu kısa video ve bu cümle, işgale karşı direniş yolunu sürdürmek için motive edici ve teşvik edici bir söz haline geldi. Çocukluğa ve insan haklarına değer vermeyen bu işgalin vahşetine Dünya tanık oldu.

Ahmed’in hikayesi, (kendisi yedinci sınıf öğrencisi 13 yaşında iken) 2015 yılının Ekim ayında, kendisinden iki yaş büyük olan kuzeni Hasan ile okuldan dönerken başladı. Her ikisi de İşgal altındaki Kudüs’teki “Pisgat Ze’ev” yerleşiminin yakınındaki işgalciler tarafından doğrudan ve yakın mesafeden ateşe maruz kaldılar. Hasan orada şehit oldu. Ahmed ise orta derecede yaralanarak yere düştü, işgalciler bununla yetinmedi. Yaralı ve kanlar içindeyken onu dövdüler ve birkaç kez üzerine basarak onu öldürmeye çalıştılar. İşgalci yerleşimcilerden biri, yüzüne bir silah doğrulttu ve müstehcen hakaretlerle “ölüm, ölüm” diye bağırdı. Kafatasında kırık meydana geldi ve ciddi yaralanmalara maruz kaldı. Yarım saatten fazla kanlar içinde kaldı ve işgal güçleri onun ölmesini bekledi. Daha sonra hastaneye kaldırıldı. 

Ahmed çok küçük yaşta iki şok yaşadı. Birincisi, kuzeninin gözleri önünde şehit edilmesi, ikincisi ise tamamiyle hukuka aykırı biçimde haksız ve orantısız silah kullanılması neticesinde öldürülmeye teşebbüs edilmesi ve ardından yaralı bedenin canice ve insan onuruna aykırı biçimde muameleye maruz bırakılmasıdır. Bu durum, psikolojisinde unutulmayacak sert bir iz bıraktı ve onu önemli ölçüde etkiledi. Küçük çocuk Ahmed’e yönelik katliam fasılları bundan sonra da devam etti. Hastaneye nakledilip yoğun bakımda sadece birkaç gün kaldıktan sonra işgal güçleri, onun iyileşmesini ve tedavisinin bitmesini beklemedi ve onu soruşturma merkezine götürdü. Olaydan anlaşılacağı üzere; yetkili otoritelerin en hafif tabiriyle başıboş tutumu sivil yerleşimcilerin suç işleme konusundaki rahatlık ve cesaretini artırıyor görünmektedir. İnsanlık ayıbı suçların işlenmesinde resmi ve gayrı resmi tutumun el ele ilerlediği açıktır.

İşgalci güçlerin bizatihi kendi kanunu, 14 yaşından küçük bir çocuğun yargılanmasını veyahut tutuklanmasını yasaklamasına ve sorgunun anne-babadan birinin huzurunda yapılmasını gerektirmesine rağmen, kendisine birçok sert ve uluslararası yasaklanmış sorgulama yöntemi uygulandı. Bu süreçte, Ahmed’in fiziksel ve psikolojik işkenceler sonucu bitkin göründüğü, “Hatırlamıyorum” ifadesini tekrarladığı, büyük etkileşim alan, yayılan ve sebat sembolü haline gelen video klibi yayınlandı. İşgal güçleri, Ahmed’in suçlandığı bir dizi suçla yetinmedi. Bunun yerine mücadele, sebat ve başkaldırının simgesi haline gelen ve adı sosyal medya araçlarında ün salmış ve ünü dünyanın birçok yerine yayılmış olan Ahmed’i yok etme kararı aldı. 

Tutuklanmasından bir yıl sonra, Ahmed, beyin yıkama operasyonuna maruz kaldı ve burada cinayet birimlerine transfer edildi. İşgal güçleri, onun haksız olduğuna, işgal ve Filistin davası diye bir şeyin olmadığına, Yahudilerin Holokost katliamı nedeniyle ezildiğine ikna etmeye çalıştı. Bunun dışında muazzam bir psikolojik baskıya maruz kaldı. Ancak bu girişimler başarısız oldu ve işgal güçleri onu kalıcı olarak yok etme planına başladı. 

Ahmed uzun süre tecrit edildi ve işgal güçleri, Ahmed’in bir elini ve bir bacağını 24 saatten fazla hücre duvarına bağladı. Bu durumda kendisi, tuvalet ihtiyacını bile gidermede zorlandı. Bu durum, sağlığını ve psikolojik durumunu kötüleştirdi. Bunun yanı sıra uzun süre ailesini ziyaret etmekten de mahrum bırakıldı. Kendisine düzinelerce bilinmeyen ilaç ve sakinleştirici verildi. Bütün bunlar, depresyon, izolasyon ve içe dönüklük belirtileri göstermeye başladı ve psikolojik durumunda önemli bir bozulmaya yol açtı. Ahmed artık kimseyi tanımıyordu, bu yüzden ziyaretine gelen annesini görmeyi kabul etmedi ve dışarı çıkmayı reddetti.

Ailesi, sağlığının büyük ölçüde bozulduğunu öğrendiğinde, onu ziyaret etmesi için bir psikiyatrla görüştürmeye çalıştı ve gerçekten de yasal ve insan hakları çabalarıyla, 2021 yılının Aralık ayında ziyaretine bir psikiyatr göndermeyi başardı. Psikiyatrın sağlık raporunda, Ahmed’in acil tedavi gerektiren “şizofreni” hastası olduğu ve tutukluluğunun devam etmesinin durumunu daha da kötüleştireceği ve hayatını tehdit edeceği açıkça belirtilmiştir. İşgal güçleri, aradan 9 yıl geçmesine rağmen Ahmed’in dışarda tedavisini tamamlaması için serbest bırakmayı reddetmektedir. 

4) Ev Hapsi 

İşgalcilerin tutukladığı Filistinli çocukların büyük bir kısmı farklı sürelerde tahliye edildikten sonra işgalin kararına göre uzayabilecek sürelerde ev hapsine de tabi tutulmaktadır. Ev hapsinde bir çocuğun evinden ayrılmasına, hatta evin balkonuna çıkmasına veya evin penceresinden dışarı bakmasına bile izin verilmemekte, vakitlerini sadece odalarında geçirmesi istenmektedir.

Filistinli çocuklara uygulanan ev hapsi birçok problemi de beraberinde getirmektedir Ev hapsi politikası, Filistinli çocukların yaşadığı en kötü şeylerden biridir. Nitekim, okula gitmekten ve hareketten mahrum bırakılan bu çocukların saldırgan olarak yetişmesine, başkalarına güvensizlik duymasına ve kendilerini toplumdan soyutlamasına neden olmaktadır. 

Ev hapsi politikası, özellikle Kudüs şehrinde işgal güçleri tarafından çocuklara karşı yaygın olarak kullanılmaktadır. Yalnızca 2022 yılının ilk yarısında, işgal makamları çocukları etkileyen 120’den fazla ev hapsi emrini vermiştir. Bunlardan bazılarının, kendi evlerinden okul için dahi olsa çıkması kesinlikle yasaklanmış, bazıları da kendi evlerinden ve ikamet yerlerinden uzak, akrabalarının evlerinde hapsedilmiştir. Bu durum ilkine göre daha zordur. Nitekim bu durumda aile dağılmakta ve çocuk doğrudan ebeveynleri gibi aralarında yaşamaya alışkın olmayan insanlarla birlikte yaşamak zorunda kalmaktadır. 

İşgal güçleri, özellikle Kudüslü çocukları ev hapsiyle hedef almaktadır. Çünkü küçük çocuklar yaşları nedeniyle her zaman hapishanelerde tutulamayacağından tutuklamanın yerine ev hapsi kullanılmaktadır. 

Çocuk, arkadaşlarının dışarıda oynadığını, eğlendiğini gördüğünde ve onlara katılamadığında sinirlenir, gereksiz yere ailesine bağırır, onlarla inatlaşır ve mücadele eder. Zira onların kendisini hapsettiğini ve özgürlüğünü kısıtladığını düşünür. Bu durumda ebeveyn çocuğunu korumak için onu kınamaya ve dövmeye mecbur kalabilir. Bunun aynı ailedeki ilişkinin doğası üzerinde sosyal etkileri de vardır ve çocuk ve ebeveynleri arasında bir engel oluşturur. 

Kendi kızı da on altı yaşında hapishaneye giren ve hala hapishanede olan Kudüslü anne Savsan BAKER, Kudüs Kadın Çalışmaları Merkezi’nde gönüllü olarak yaptığı çalışmalarda, çocukları ev hapsi cezası alan ailelerle görüştüğünü ve “çocukların ev hapsinde anne babalarının sorumlu olduğunu, ailelerin çocuğu evde tutmak zorunda kaldığından çocukla aile arasında çatışmalar yaşandığını” dile getirmiştir.

Aynı şekilde, ebeveynlerin çocuğun yeniden tutuklanmasından veyahut işgal güçleri tarafından zarar görmesinden korkması, çocuğun okula gitmesine izin vermemesine, bu da çocuğun derslerden uzak kalmasına, ders çalışma ortamından uzaklaşmasına ve çoğu zaman okuldan atılmasına neden olmaktadır. 

İşgalin getirdiği ev hapsinin çocuklar üzerindeki etkileri, zorunlu ikamet süresinin sona ermesinden sonra da devam etmektedir. Çocuk o yaşlarda hayatını özgürce yaşaması, ev dışında yaşıtları ile oynaması ve eğitim yolculuğunu normal olarak tamamlaması gerekirken bu durum, çocukta birçok psikolojik ve sosyal problem oluşturmaktadır.

5) Eğitim Hakkı İhlali

Filistinli çocuklara İşgalci İsrail tarafından uygulanan önemli insan hakları ihlallerinden biri de eğitimdir.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 26. maddeye göre, eğitim, en azından ilk ve temel eğitim aşamasında parasızdır. İlköğretim zorunludur. Teknik ve mesleksel eğitim herkese açıktır. 

Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 28. maddesi, eğitimin tüm çocuklar için fırsat eşitliği temelinde erişilebilir olmasını şart koşar ve İsrail’i çocukların eğitime sınırsız erişimini sağlamakla yükümlü kılar.

Çocuklar için okul, güvenli ve korunaklı bir yapı olması gerekirken Filistin topraklarında İsrail’in orantısız saldırıları altında yaşayan çocuklar için okul, şiddetin çeşitli türlerine maruz kalınan bir yer haline gelmiştir. İşgal devletinin uygulamaları, çocukların eğitim imkânlarını kısıtlamaktadır. 

İşgalci İsrail yönetiminin Filistin bölgesinde okullara az kaynak aktarması, müfredatın içerik açısından zayıflığı, öğretmenlere verilen eğitimin yetersizliği ve öğretmenlerin liyakate değil İsrail Devleti’ne sadakate göre seçilmesi neticesinde okullardaki eğitimin niteliği gayet düşüktür. 

Filistinli çocuklar okullarına ulaşmak için İsrail askeri kontrol noktalarından geçmek zorunda, kalmaktadırlar. Okullarına giderken İsrail askeri personeli ile etkileşime girmesi gerektiğinden çocuklar şiddete, sindirmeye ve keyfi tutuklamaya maruz kalmanın yanı sıra ders saatlerini de kaçırılabilmektedirler.

İkinci İntifada’dan sonra inşa edilmeye başlanan 700 kilometrelik Ayrım Duvarı/Utanç Duvarı sebebiyle her gün 3.000’den fazla öğrenci ve öğretmen İsrail polisinin keyfî uygulamalarına, fiziksel ve sözlü şiddetine maruz kalmaktadır.

İşgalciler, okul günlerinde okullara silahlarla ve taş fırlatarak saldırmakta, okulda çocukların öğrenme ve oynama yeteneklerini engelleyebilecek bir korku ortamı da oluşturmaktadırlar.

Yapılan araştırmalar, İsrail askerlerinin Filistinli öğrenci ve öğretmenleri öldürme ve yaralama eylemlerinde bulunduğunu, okullara saldırdığını, İsrail askerlerinin barikatları Filistinlilerin okullara gidişini engelleyecek şekilde kurduğunu göstermiştir.

İsrail işgal güçleri, Filistinli gençlerin direnişe katılmaları, taş atmaları, okullardaki öğrenci kalabalıklarının bu yönde kullanıldıkları bahanesiyle ve gençleri eğitimden mahrum bırakmak amacıyla eğitim kurumları ve kuruluşlarını kapatabilmektedir. 

6) Dini İnanç ve İbadet Özgürlüğünün İhlali

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 18’inci maddesi, herkesin din ve vicdan hürriyeti hakkına sahip olduğunu, bunun insanların dinini öğretme, tatbikat ve ibadet ederek açıklama, yaşama serbestisini de kapsadığını belirtir. 

İşgalci İsrail, Mescidi Aksa’ya her saat giriş çıkışa izin vermediği gibi burada ibadet eden kişilere değişik baskılar uygulamaktadır. Dünya Müslümanlarının dini merkezlerinden birisi olan Mescid-i Aksa’ya yönelik yıllardır sürdürülen tahribat çalışmasına hızla devam eden İsrail, sadece Mescid-i Aksa’nın altını tünellerle kazmakla kalmayıp dönem dönem Aksa etrafında askeri birlikleri ile provokatif eylemler sergilemektedir. Bu provokatif eylemler neticesinde onlarca Filistinli gözaltına alınmıştır. İsrail’in düzenlediği sebepsiz, tahrik amaçlı saldırıların dini ehemmiyete sahip bir yere ve hatta ibadet halindeki cemaate yönelik olması, İsrail’in inanç ve ibadet konusundaki hoşgörüsüzlüğünü açıkça ortaya koymaktadır. 

Fanatik Yahudi gruplar sık sık Mescidi Aksa’nın tarihi statükosunu ihlal ederek, işgalci İsrail polisinin koruması altında Mescid-i Aksa’ya baskın düzenlemekte ve bu bölgede ibadet girişimlerinde bulunmaktadırlar. İşgalci İsrail, Mescid-i Aksa’ya keyfi şekilde “turist” alarak da kasıtlı şekilde Müslümanların ibadetlerini engellemektedir. Tüm bu gelişmeler değerlendirildiğinde din ve inanç hürriyeti hakkının ihlal edildiği görülmektedir. 

Ayrıca bazı kişilere belirli süre ile Mescidi Aksa’ya giriş yasağı konulmaktadır. Bu yasaklar haklı nedenlere dayanmamaktadır. Kişilerin inanç ve ibadet özgürlükleri bu şekilde kısıtlanmaktadır.

7) Barınma Hakkı İhlalleri (Yıkımlar ve Sürgün)

Ev yıkımı politikası, İsrail işgal güçleri tarafından Filistinli direnişçilere ve ailelerine karşı on yıllardır uygulanmış bir toplu cezalandırma ve caydırıcılık yöntemidir.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 17/1. maddesine göre, “Herkesin tek başına veya başkalarıyla ortaklaşa mülkiyet hakkı vardır.” 17/2. maddesine göre, “Hiç kimse keyfi olarak mülkiyetinden yoksun bırakılamaz.” 

Bu en temel haklardan biri, İsrail tarafından farklı boyutlarda ihlal edilmekte ve Filistinliler evlerini terk etmeye, topraklarından koparılmaya zorlanmaktadırlar. Bölgede Müslüman Filistinlilerin nüfusunun azaltılması amacıyla İsrail’in uyguladığı yöntemlerden biri de Filistinlilerin mülkiyet haklarının gasp edilmesidir. Bu konuda İsrail’in en sık başvurduğu yöntemler arasında Filistinlilere konut alım-satımlarında zorluklar çıkarılması, Filistinli Arapların kendi aralarında konut satışının yasaklanması, ikamet ve oturma izinlerinin keyfî olarak iptal edilmesi, Filistinlilerin miras haklarının gasp edilmesi, kişi miras kalan mülkte oturmuyorsa miras hakkından men edilmesi ve Filistinlilere ait evlerin yıkılması, işgal rejimi tarafından uygulanan başlıca mülkiyet hakkı ihlalleridir. Evsiz kalan ve saldırılardan korkan Filistinliler ise göçe mecbur kalmakta ve bu durum bölgedeki demografik yapının her geçen gün Filistinlilerin aleyhine değişmesine neden olmaktadır.

1948’den beri İşgalci rejimin Filistin evlerini yıkma ve yerleşim kurma politikası, bölgedeki Filistinliler için en önemli mağduriyet yöntemlerinden biri haline gelmiştir. Bu yıkımların çoğunluğu keyfi askeri yıkımdır. Bir kısmında farklı nedenlerle suçlanan kişilerin ailelerine veya akrabalarına ait evler, onları cezalandırmak için tahrip edilmektedir. Bir kısmı ise idari yıkımdır. İsrail, mülkleri üzerinde konut veya bina inşa etmek isteyen Filistinlilerin, belediyelerden lisans almasını zorlaştırmaktadır. Binanın lisanssız olduğu gerekçesiyle yapılan yıkımlarda İşgalci İsrail’in ev sahibinden büyük miktarda yıkım ücreti talep ettiği ve yıkım masrafını karşılamazlarsa ev sahiplerinin evlerini kendi elleriyle yıkmaya zorladıkları bilinmektedir.

Askeri baskın ve yıkım operasyonları neticesinde yerinden edilen Filistinli halkın neredeyse yarısı çocuklardan oluşmaktadır. 

Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 27. maddesi, çocukların yaşam standardı hakkını korur ve bu standardın çocuğun fiziksel, zihinsel, ruhsal, ahlaki ve sosyal gelişimi açısından yeterli olmasını sağlamaya çalışır. Sözleşme ayrıca, Taraf Devletlerin beslenme, giyim ve barınma konularında yardım sağlamak için uygun önlemleri almaktan sorumlu olduğunu eklemektedir. İşgalci İsrail Hükümeti’nin çocukları ve ebeveynlerini evsiz bırakma ve evlerin yıkılması ve su borularının tahrip edilmesi yoluyla ailelerin geçim kaynaklarının bozulmasına yönelik eylemleri, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin hem lafzını hem de ruhunu açıkça ihlal etmektedir.

Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 18/2. maddesi, Taraf Devletleri, çocuk yetiştirme sorumluluklarını yerine getirirken ebeveynlere ve yasal vasilere uygun yardımı sağlamakla yükümlü kılar. Yıkımlar ve müteakip zorunlu yerinden etme, ebeveynlerin ve yasal vasilerin çocuklarına bakma ve barınma sorumluluklarını yerine getirme yetisine zarar verdiği için bu hakkı ihlal eder.

Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 16/1. maddesi, çocukların özel yaşamına, ailesine ve evine keyfi veya yasa dışı müdahalelere maruz kalmama haklarını korur ve 16/2. maddesi, çocuklara bu tür müdahalelere veya saldırılara karşı yaşamın korunması hakkı verir. Yıkımlar, çocukları bu tür eylemlere itiraz edebilecekleri bir yasal sisteme erişim sağlamadan fiziksel olarak ailelerinden uzaklaştırdığı için bu hakkı etkiler.

İsrail`in en önemli politikalarından biri, Filistin topraklarına işgal ve işgalci Yahudi yerleşimcileri yerleştirmektir. Filistin toprakları üzerinde uzun yıllardır sürdürülen bilinçli göç hareketleri ile işgalci İsrail vatandaşları bölgeye yerleştirilmiştir. Filistin’e yerleştirilen Yahudiler için yeni yerleşim yerleri açılması bahanesiyle Filistin Devleti toprakları işgal edilmiştir. İşgal tarihinden itibaren Filistin’de İsrail kaynaklı hak ihlalleri hiçbir zaman sona ermemiştir. İsrail bu göç politikası ile en önemli insan hakkı olan mülkiyet hakkını ihlal etmiştir. 

İşgalci Yahudi göçmenlere yer açmak için bölgeden sürülen Filistin vatandaşlarının yerleşimcilerin sürgün hayatı yaşaması yine insan hakkı ihlali olarak İsrail’in işlediği suçlar arasındadır. Filistinlilere karşı uygulanan toplu cezalandırma yöntemlerinden olan sürgüne gönderme uygulamasıyla işgalci İsrail, Filistinli halkını zor kullanarak kendi toprağından uzaklaştırmaktadır. 

Yapılan araştırmalara göre, sürgüne gönderilen Filistinlilerin 25 yaş arasındaki gençlerinin %44’ünün duygusal sorunlar yaşadığı, 6-12 yaş arasındaki çocukların korku ve sinir gibi sorunlar yaşadıkları, 13-17 yaş arasındaki çocuklardan ise %47’sinin uyku sorunlarıyla birlikte panik, karanlıktan ve yalnız kalmaktan korkma gibi duygusal sorunlar yaşadıkları tespit edilmiştir. Ölüm sebebiyle veya sürgüne gönderilmekle suretiyle çocuğun babasını veya annesini kaybetmesi, çocukta bir mahrumiyet duygusu dolaysıyla da güvensizlik ve endişelerin oluşmasına neden olmaktadır.

8) Konut Dokunulmazlığı Hakkı İhlali (Ev Baskınları)

Sosyal haklardan biri olan ve bugün evrensel boyutta koruma altında kabul edilen konut dokunulmazlığı hakkı ve özel yaşamın korunması hakkı İsrail yönetimince yıllardır ihlal edilmektedir. 

İsrail askeri birliklerinin gece vakti Filistinlilerin evlerine baskın yapma, tutuklama ve evlerini arama uygulaması, günümüze kadar devam eden bir uygulamadır.

İsrail’in Filistin halkına karşı uyguladığı toplu cezalandırma yöntemlerinden bir tanesi olup İsrail askerleri, Filistinlilerin evlerini gece vakti basarak rahatsızlık vermek, aşağılamak veya cezalandırmak amacıyla uygulamışlardır. İsrail işgal güçleri, bu yöntemi özellikle istenen kişilere karşı yakalama esnasında kullanmıştır. İsrail askerlerinin düzenlediği gece baskınları sırasında uygulanan evin büyük sayıda askerler tarafından kuşatılması, duvarlardan atlamalar, kapıları aşırı ve korkunç bir şekilde çalmalar veya bazen patlatmalar nedeniyle halkta ve özellikle gençlerde bir takım psikolojik bozuklukların görünmesine neden olmuştur. 

Yapılan araştırmalara göre, gençlerin evlerinin %85’inin baskınlara maruz kaldığı ve gençlerin %40’ının baskınlarda şiddete maruz kaldıkları tespit edilmiştir.

Gece baskınlarında tutuklanan, gözleri bağlanan ve kelepçelenen çocukların %90’ının ebeveynlerine ne baskın nedeni ne de çocuğun nerede gözaltına alınacağına ilişkin herhangi bir açıklama yapılmamaktadır.

Yesh Din, Breaking The Silence ve Doctors for Human Rights insan hakkı örgütleri tarafından hazırlanan Rapor, Batı Şeria’daki Filistinlilerin evlerini işgal etmenin askeri uygulamasını ve bunun Filistinlilerin ruh sağlığı üzerindeki sonuçlarını ortaya koymaktadır. Vakaların %88’inde askerlerin, çocuklar da dâhil olmak üzere hane halkına, gözetim altında oldukları bir odada toplanmalarını emrettiği, tanıkların %30’u tarafından ev üyelerinin silahla tehdit edildiği, vakaların %25’inde ordunun eve girmek için fiziksel güç veya şiddet kullandığı bildirilmiştir. Raporda ifade veren Filistinli ailelerin %64’ü, askerlerin evlerini birden fazla kez işgal ettiğini, işgallerin %88’inin gece yapıldığını, tüm işgallerin mahkeme kararı olmadan ve yargı denetimi olmadan gerçekleştirildiğini belirtmişlerdir.

Ayrıca Raporda, ev işgallerinin evleri işgal edilen Filistinlilerin ruh halleri üzerindeki etkisi de analiz edilmiştir. Bulgular, evleri işgal eden çocuklarda ve gençlerde aşırı uyarılma ve uyku bozuklukları belirtilerinin yanı sıra kaygı belirtileri, anne babaya artan bağımlılık ve saldırgan davranışların ortaya çıkması şeklindedir.

9) Sağlık/Tedavi İmkânlarına Erişim Hakkının İhlali

Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme 12/1. maddede, “Bu Sözleşmeye Taraf Devletler, herkesin ulaşılabilir en yüksek düzeyde fiziksel/(bedensel) ve ruhsal sağlık standartlarından yararlanması hakkını tanır.” hükmü bulunmaktadır. Herkesin hastalanması halinde tedavi hakkı vardır. Hastaların tedavi hakları engellenemez.

Filistinli hastaların tedavi olmak için İsrail’den izin almaları gerekmektedir. Ancak her zaman buna izin verilmemektedir. 

İsrail’in ablukası altında bulunan Gazze’de sağlık hizmetlerinin yetersizliği dolayısıyla Gazze halkı hayati risk taşıyan hastalıkların tedavisi için Batı Şeria’ya ya da İsrail’e geçmek için İsrail’den izin almak zorundadır. İsrail Gazzeli çocukların tedavi başvurularını 2021 yılında yüzde 38 oranında kabul etmemiştir.

2022 Ocak ayında 16 yaşındaki kanser hastası çocuk tedavisine izin verilmediği için Gazze’de vefat etmiştir. Yine 2022 yılında, İsrailli yetkililerin tedavi için Gazze’den ayrılmasına 5 ay boyunca izin vermediği 19 aylık Fatma el-Masri vefat etmiştir. 

Dünya Sağlık Örgütünün yaptığı açıklamaya göre; Gazze’de, 7 Ekim 2023 tarihinden sonra tedavi için tahliye edilmesi gereken 8 bin hasta bulunmaktadır.

7 Ekim 2023’den yılsonuna kadar yapılan saldırılar sonucunda Gazze’de 23 hastane ve 53 Sağlık Merkezi hizmet dışı kalmış, 312 sağlık çalışanı da şehit edilmiştir. Hastanelerin çalışması için gerekli alt yapı büyük oranda yok edilmiş ve hasar görmüştür. Elektrik, su, ilaç ve tıbbi malzeme girişi kısıtlanmıştır.

10) Zorunlu Göç ve Mültecilik 

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 15/1. maddeye göre, “Herkesin bir yurttaşlığa hakkı vardır.”, 15/2. maddeye göre, “Hiç kimse keyfi olarak yurttaşlığından veya yurttaşlığını değiştirme hakkından yoksun bırakılamaz.” 

İsrail kuruluşundan itibaren ırk ve din başta olmak üzere Filistinli Araplarla, Yahudi göçmenler arasında büyük bir ayrım gözetmiştir. Filistinliler için yurttaşlık kazanımında, daimî ikametgâh ve doğma gibi şartlar aranırken, Yahudiler için 1950 Geri Dönüş Yasası kuralları yeterli bulunmuştur. Yasaya göre, “Her Yahudi’nin Yahudi halkına karşı bir aktivitede bulunmadığı veya kamu sağlığıyla devletin güvenliği için tehlike oluşturmadığı takdirde ülkeye, İsrail’e göç etme hakkı” vardır.” Yeni gelen Yahudi göçmenlerin istihdamı, barınması, dil öğrenimi gibi konularda devlet özel hizmetler vermektedir. İsrail yurttaşlığını yeni kazanan Yahudi olmayan şahıslar için ise bu özel hizmetler söz konusu değildir.

Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA)nın kayıtlarına göre Filistinlilerin %49,8’i mülteci durumundadır. İsrail, Filistinlileri kendi topraklarından kopararak yerlerine Yahudileri yerleştirmek için tehcir komisyonları kurmuş, terör, katliam ve saldırı savaşları gibi şiddet içeren yöntemlere başvurmuştur.

İsrail belli aralıklarla Filistin bölgesine düzenlediği hava ve kara saldırıları ile yerleşik halkı zorunlu göçe tabi tutmaktadır. Sadece göç olarak değil mülkiyetinde bulundukları evlerin, yerleşim yerlerinin tahrip edilmesi, kullanılamaz hale getirilmesi yine konut dokunulmazlığı ve kişi güvenliği haklarını da ihlal etmektedir. 

İsrail’in Gazze’ye 7 Ekim’de başlattığı hava saldırılarıyla 2,3 milyon nüfuslu Gazze Şeridi’nde 1.8 milyon kişi “güvenli bölge” yalanıyla yerinden edilmiştir. Göç esnasında da insanlar havadan bombalanmışlar ve ekmek, su gibi temel ihtiyaçlardan mahrum bırakılmışlardır.

11) Seyahat Hakkının İhlali (Güvenlik Nedenli Kapatmalar)

Hareket özgürlüğü hakkı, uluslararası anlaşmalar ve sözleşmelerle güvence altına alınan temel insan haklarından biridir. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 13/1. maddeye göre, “Herkesin bir devletin toprakları üzerinde serbestçe dolaşma ve oturma hakkı vardır.” 13/2. maddeye göre, “Herkes, kendi ülkesi de dâhil olmak üzere, herhangi bir ülkeden ayrılmak ve ülkesine yeniden dönmek hakkına sahiptir.” 

Paranoya derecesinde güvenlik korkusu yaşayan İsrailliler, Filistinlilerin Kudüs’e girişlerini yasakladıkları gibi Kudüslülerin de Kudüs’ten ayrılmaları durumunda tekrar Kudüs’e girmelerini ya imkânsız hale getirmekte ya da zorlaştırmaktadırlar. Fiili seyahat hürriyetini engellemektedirler. 

Binlerce Filistinli genç, işgalci İsrail tarafından üç tarafı duvarlarla çevrilmiş bir alanda yaşamak zorunda bırakılmaktadır. İsrailli işgalciler, işgal edilmiş topraklarda serbestçe dolaşırken, onlar kendi topraklarında duvarlarla çevrilmiş alanda yaşamak zorunda kalmış, bir yerden başka yere geçmeleri yasaklanmıştır.

İsrail, işgali altındaki Filistin topraklarının tamamını veya bir kısmını kapalı güvenlik bölgesi ilan ederek kapatılan bölgede yaşayan Filistinlilerin başka bölgelere geçişlerini engellemektedir. Bu uygulama, özellikle Filistin topraklarındaki işsizliğin yüksek olan oranını daha da artırmaktadır.

12) İsrail Kontrol Noktaları-Barikatlar

İsrail işgal askerleri, şehirlerarası, kasabalar ve köyler arası kurduğu barikatlarda Filistinlilere karşı saatlerce bekletme, üst arama, elbise çıkartma, dayak, aşağılama gibi çeşitli uygulamalarda bulunmaktadırlar. İşgal altındaki topraklarda işgal yönetimi tarafından işlenen insan hakları ihlallerinin en kötü tezahürlerinden biri olan bu barikatlar, Filistinlilerin hayatlarını istisnasız olarak her yönden etkilemektedir.  Filistinliler zorlu hava ve zor sağlık koşulları olsa bile İsrail askeri barikatları önünde uzun süre bekletilmekte, kadın, erkek ve çocuklar için oldukça yorucu olan arama noktaları sebebiyle büyük sıkıntılar çekmektedirler. 

Bu uygulamanın en ağır sonucu, tedavi olmak için yollarının üzerindeki kontrol noktalarında çoğu kez saatlerce beklemek zorunda olan hastalar ve yaşlıların hayatlarını kaybetmeleridir.

Çocuklar, sık sık kontrol noktalarından veya işgal yerlerinden geçmek zorunda kaldıkları için, okula gidip gelirken sürekli sıkıntı, korku ve tehlike içindedirler.

Üniversite öğrencileri, evlerine çok yakın olmayan eğitim kurumlarına giderken büyük zorlukla karşılaştıklarından birçoğu öğrenimlerini bırakmakta veya sadece evlerine çok yakın bulunan uygun bölümleri seçmektedirler.

Yapılan araştırmalarda, barikattan sürekli geçmenin ve barikatlardaki İsrail askerlerinin uygulamalarına maruz kalmanın gençlerin üzerinde sosyolojik ve psikolojik etkiler bıraktığı tespit edilmiştir. 

Kapatılan yollar ve kontrol noktaları hayatı ve eğitimi zorlaştırmakta, insanların hareket etme özgürlüğüne kısıtlamalar getirmektedir. İsrail’in 108 kalıcı kontrol noktasına ilave olarak 2022 yılında 2098 geçici kontrol noktası kurduğu rapor edilmiştir.

13) Aile Birlikteliğinin Engellenmesi-Ailelerin Parçalanması

İsrail, 2002’den bu yana, Batı Şeria ve Gazze’deki Filistinlilerin İsrail ya da Kudüs’te evlilik yoluyla statü kazanmalarını yasaklayan bir politika benimsemiştir. Yasa ile İsrail ve Kudüs’teki binlerce Filistinlinin Batı Şeria ve Gazze’deki Filistinli eşleriyle yaşaması, dolayısıyla da aile birleşimi engellenmiştir. 

İsrail Devleti, Filistinli annelerin Kudüs şehrinde ikamet eden kocaları ve çocuklarıyla birlikte ikamet etmelerini de yasaklamıştır. İşgalci İsrail, Filistinli ailelere birlikte oturma hakkı vermeyerek uluslararası birçok sözleşmeyi apaçık şekilde ihlâl etmiştir.

14) Toprak Müsaderesi

İsrail Devleti kurulurken Filistin’in dörtte üçü ele geçirilmiş, kovulan ve tehcir edilen Filistinlilerin toprakları müsadereye tabii tutularak kamulaştırılmıştır. 1967 Savaşı’ndan sonra da İsrail toprak müsaderesi ve yerleşim politikasına devam etmiştir. Batı Şeria ve Gazze’de büyük miktarda araziye el koyarak yerleşim yerleri kurmaya başlamıştır.

15) Sokağa Çıkma Yasakları

Sokağa çıkma yasağı uygulaması bir toplu cezalandırma yöntemi sayılmasına rağmen gençlerin oynamaları, hareketlilikleri ve ifadeleri bakımından özellikle sokaklardan başka oyun alanları olmayan mülteci kamplarında ikamet eden gençler için bir sınırlamadır. 

Sokağa çıkma yasağı uygulaması süresince yapılan baskınlar esnasında gençlerin akrabalarına yönelik dayaklar ve aşağılayıcı davranışların gençlerde olumsuz psikolojik ve davranışsal etkiler bıraktığı tespit edilmiştir. Uzun süre sokağa çıkma uygulamasına maruz kalan gençlerde hareket sorunları, kardeşler arasında şiddet içeren davranışların, itaatsizliğin, yeni durumlardan ve İsrail askerlerinden korkuların arttığı, ayrıca pek çok çocukta müdahale gerektiren psikolojik veya duygusal belirtiler bulunduğu gözlenmiştir.

16) Toplu Cezalandırmalar

Toplu cezalandırma terimi, İsrail’in bir ya da birkaç kişinin eylemi yüzünden bir aileyi, bir mahalleyi ya da bir şehri toplu olarak cezalandırması için kullanılmaktadır.

Toplu cezalandırma, Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin 33. ve 53. maddeleri gereği yasaktır. “Kollektif cezalar, yağma, zararla mukabele yasağı ve şahsi sorumluluk esasının uygulanması” başlıklı 33. maddeye göre; “Himaye gören hiçbir şahıs, bizzat işlemediği bir cürümden dolayı tecziye edilemez. Kollektif cezaların tatbiki keza diğer bilcümle tehdit ve tedhiş tedbirlerinin ittihazı memnudur.”

“Malların İmha Edilmesi Yasağı” başlıklı 53. maddeye göre, “Ferden veya müştereken hususî şahıslara, devlete veya amme topluluklarına, içtimai teşekküllere veya kooperatiflere ait menkul ve gayrimenkul malların imhası, askerî harekât bu imhayı kat’i olarak zaruri kıldığı haller müstesna, yasaktır.”

Bu cezalar arasında evlere baskın düzenlemek, evleri mühürlemek veya yıkmak, sokağa çıkma yasağı uygulamak, yollara barikat kurmak, kişisel mülklere el koymak, ağaçları sökmek, tarım alanlarına ve altyapı tesislerine zarar vermek, ticaret, eğitim ve kültür mekânlarını kapatmak yer almaktadır.

Yeryüzünde Adalet Kadın Hukukçular Platformu


Önceki İŞGALCİ İSRAİL’İN GAZZE’DE İŞLEDİĞİ SOYKIRIM SUÇU

Yeryüzünde Adalet Platformu © 2025. Her Hakkı Saklıdır